2010'un Nisan'ının 14'ünde yola çıktık. Annem, babam, ben ve ablam. Gideceğimiz yer için özel kıyafetler giydik. Kum fırtınası varmış, uçak kalkmadı ve dokuz saat havaalanında kaldık. Sonra gittik. Önce Medine sonra Mekke'ye gittik. 8 gün kaldık. Namaz, dua, tavaf ve sa'y yaptık. O kadar önemli yerleri gezdik ki ağzım açık kaldı. Sonra Kabe'yi görünce inanamadım. Etrafında bir şey var. O şeyin ne olduğunu bilmiyorum. Ama ağlamaktan öldüm! Öyle bir duygusu var ki oranın. Yerlerin ve göklerin ve bütün mahlukatın sahibi Allah kendisine çorak ve geri kalmış topraklarda ev yaptırıyor. Türkçenin veya herhangi bir dilin bu evi anlatmaya yeteceğini sanmıyorum. Görmek lazım.
Sonra bir de oradaki insan manzaraları. Allah'ın dili yok. O bütün dilleri konuşuyor. Renge de bakmıyor. Acem, Arap ve siyah. Hepsini evine davet ediyor. Binlerce insan Allah u Ekber (Allah en büyüktür) dendiğinde koşarak O'nun evine gidiyor, saf olup önünde eğiliyor. O manzarayı hayatım boyunca asla unutamam. Ne pis Araplar ve Pakistanlılar ne kumlu havayı solumak ne de pis yerlerde namaz kılmak. Ayak tabanlarım çatlayana kadar yürüyüp tavaf yaptım. Ev sahibi Allah misafir de sen. Ruhsal ve bedensel bütün pisliklerinden arınıp gittiğin bir misafirlik bu. Çok garip bir duygu.
Keşke gelmeseydik. Orada, o sabah namazında gördüğüm manzara ve yaşadığım hissiyat sonsuza kadar donuverseydi keşke.