16 Temmuz 2010 Cuma

Flamenco Fire





Hayatım boyunca en merak ettiğim yerlerden bir ülke olan İspanya'ya gidiyorum. Barcelona ve Madrid gezim toplam 8 gün 7 gece sürecek ve bu tatilde yepisyeni makinem Canon 550 ve en çok sevdiğim "Neden fotoğraf çekmelisin?" postundan anımsayacağınız kardeşlerim de bana eşlik edecek. Heyecanım dorukta!!!


Geldiğimde bu blog İspanyol müzikleri, fotoğrafları ve anılarıyla dolacak haberiniz ola! :)

10 Temmuz 2010 Cumartesi

İşgüzar blogger!



Ben blog yazmadan yıllar önce iyi bir blog okuyucusuydum. O kadar çok blog takip ediyorum ki Readerımda saatlerce takılabilirim. Bu yüzden blogsfer dünyası ile ilgili genel kültürüm geniştir. Neyse, dikkat çeksin diye koyduğum başlıkla alakalı konuşmaya başlayayım yoksa okumayı bırakacaksın:)

Blog yazarlarından bazıları hediye vermeyi çok seviyorlar. Sürekli bir hediyeleşme, kendilerini takip edenlere krem, kalem, kıyafet, çanta, bilet, ıvır zıvır vermeye bayılıyorlar. Bende hediye vermesini ve bit tabi (böyle mi yazılır bu yahu?) almasını çok severim. Ancak bu noktada bloggerlar biz normal insanlardan farklılaşıyorlar.

Öncelikle çoğu blog yazarı hediyeyi kazanmanız için size bazı şartlar sunuyor. Şöyle başlayan cümlelerle geliyor bu şartlar: "Şekerlerrrrrrr bu 3 dolara Amerika'dan aldığım kremi kazanmak için önce bloguma üye olun. Sonra blogunuz varsa orada benden bahsedin ve linkimi verin. Sonra da bu posta yorum yapın. Sonra kargo ücreti size ait olacak şekilde bana adres bilgilerinizi verin. sonra...."

Yani sana 3 Dolara aldığı dandik kremi verebilmek için o kadar çok şey istiyor ki! Ben bir gün buradan hediye vermek istersem canımın istediğine veririm, peh! Ya da "Arkadaşlar size hediye vermek istiyorum random olarak bir kişiyi seçeceğim" derim.

Zannedersin ki Swaroski taşlı Led TV hediye ediyor haspam! Of blogger kızlar of!

* Görsele bayıldım! Çoğumuzun üzerinde Hello Kitty'li pijamalar ve saçımız kalemle veya etrafta duran kaşık gibi aparatlarla toplanmış bir şekilde post hazırlar -ki ben şu anda öyleyim - bazı kadınlar böyle de post yazabiliyormuş! :)

8 Temmuz 2010 Perşembe

Miss Marionette




Günseli Sepici adlı siyah gözlü ve tatlı dilli, inanılmaz şirin ilustrasyonlar çizen ve bunların takılarını yapan birini tanıdım ve hemen sizlerinde tanışmasını istedim. Çizimleri kadar tasarımını da beğeneceğiniz sitesi * ve blogu ve de son olarak Facebook grubu var...Harika çizimlerinin yanı sıra sadece size özel olabilecek takılar için bu iletişim adreslerinden birinden ona ulaşabilirsiniz. Takıların yanında gelen çizimler ise ömür boyu saklanacak kadar güzel.

*İtiraf ediyorum sitesinin tasarımını çok kıskandım! Keşke o kadar güzel bir sitem olsa...Açıp açıp bakardım:)



Veee Günseli Sepici'nin gözünden ben...:) O kadar beğendim ki çıktısını alıp duvarıma asacağım:) Çok teşekkürler Günseli! <3

5 Temmuz 2010 Pazartesi

Minnoş Vol.2

Minnoş şeyler serisinde sırada Mini Melissa'lar var...O kadar tatlılar ki!


1 Temmuz 2010 Perşembe

Yalanlar ve Kadınlar



Genel olarak yalandan iğrenirim. Gerçekten! Çevrendeki herkes yalana batarken, “Yok anacım ben yalan söylemeyeceğim, bataklıktaki gül olacağım” desen de çekiliyorsun dibe, farkında değilsin. Bir sürü yalana alet olabiliyorsun istemeden. Ama yalancıların cinsiyeti olur mu? İşte bunu irdeleyeceğiz bugün sevgili ve de pek muhterem okuyucu!

Hani düşüncelerini dürüstçe söyleyebilen kadınlara "erkek gibi" derler ya, aslında ne kadar yanlış. Dürüstlük erkeklere mahsus değil ki! Ne saçma! Sanki hepimiz birer Hürrem Sultan’ız da çevremizdeki erkekleri fır döndürüyoruz. Peh!

Ama yıllarca bu söylem beynimize kazınmış! Hadi kabul ettik diyelim o zaman bende diyorum ki; “Kadınlar, erkeklerden daha erkek! “ Neden mi? Çünkü biz güzel yalanlar söyleriz, kimsenin canını yakmayan… Siz ise kanırtarak acıtan yalanlar söyler ve ardından PES turnuvanıza dönersiniz.

Tamam, biz de sütten çıkmış ak memeliler değiliz ama siz de çok fenasınız canım!
Yıllar süren bilimsel araştırmalarım ve gözlemlerim gösterdi ki erkekler yalanda bizden daha başarılı! Gözlerinin içine bakarak, ellerini ellerinin arasına almış ve kulağına “Seni Seviyorum” klişesini fısıldarken gerçekten sevmeyen bir erkeğin karşısında, beyin loblarımızın gelişmişliğinin veya karmaşık olayları daha kolay çözebilmemizin pek bir önemi yok aslında.

Çünkü biz O’na inanırız.


NOT: Görseldeki adamceğiz ise bütün Amerikan halkı çok dürüst ya!Halkına yalan söylediği için görevinden alınan B. Clinton. :)Ama gözlerini kapadım!Ne de olsa o bir YALANCI!

30 Haziran 2010 Çarşamba

"Melancholia"




Zeynep İnal'ın "Melancholia" isimli sergisi 17 Temmuz - 5 Ağustos 2010 tarihleri arasında Hush Gallery*'de...



Küçük bir kız varmış, kocaman acı taşırmış yüreğinde. Her sabah gözünü açtığında kalbine götürürmüş elini, acıyı yoklarmış hala orada mı diye. Nefes alması zorlaştığında bahçeye çıkar bir ağacın gövdesine koyarmış elini akıtırmış ağlayan yüreğini. Griye boyalıymış tüm renkler, kız yeşil yeşil ağlarmış. Kalbini çıkarıp atmak istermiş yapamazmış, üç sıkı düğümle bağlıymış yüreği bedenine. Kızın acısının kokusunu alan herkes ondan uzaklaşırmış, korkarlarmış bu keder bulaşıcıdır diye. Gri bir sokakta yeşil akan yaşlarıyla yalnız kalmış kız. Sesler boğuk renkler donukmuş. Sonra ılık bir rüzgar esmiş, hüzünlü bir piyano sesi taşımış soğuk kaldırımlara. Kız dans eder gibi yürümüş. Sanki yüzlerce insanla birlikte bir balo salonundaymış ama aslında kimsecikler yokmuş. Hayaletlerin dans ettiği sokakta sadece bir noktaymış. Kız yürümüş ortopedik ayakkabılarıyla saatlerce, hüzünlü bir piyano sesiyle...

*Caferağa Mah. Miralay Nazım Sok. No.20
Kadıkoy
Telefon: 216 - 330 91 88

23 Haziran 2010 Çarşamba

Her yanım İstanbul

İstanbul'da doğup büyüyüp ondan bu kadar bihaber olmak çok kötüymüş...

Bir Ahmet Ümit hayranı ve yazdığı bütün kitapları hatmetmiş biri olarak son kitabını okuyunca anladım ki İstanbul ve geçmişinden bihabermişim....Bunu anlayınca çok üzüldüm...Ne mitolojik geçmişini ne de gerçek tarihini biliyoruz. Ahmet Ümit'in son kitabı "İstanbul Hatırası" bu gerçeği yüzümüze vurmakla kalmıyor...Aynı zamanda ustanın seçtiği hikayelerle bizlere bir seri cinayetin gerçeklerini, Komiser Nevzat'ın ruh hallerini, dostluğu, İstanbul'un Byzantion'dan koca bir payitahta nasıl dönüştüğünü anlatıyor...Biz İstanbul'un Kostantinapolis geçmişini biliyoruz ama ondan önce burada yaşayanları tanımıyoruz. Kitapta bu tarihi yarımadanın geçirdiği evrimi, yıkıldığı her defada nasıl tekrar ayağa kalktığını görüyoruz. Byzantion, Kostantinapolis, Kostantiniyye ve İstanbul adlarını alan şehrimizi öyle güzel anlatmış ki... Gerçekten kaçırılmaması gereken bir kitap! Polisiye sevenler Ahmet Ümit'i sever. Onu sevenler ise Komiser Nevzat'ın maceralarını okumayı sever. Şiddetle tavsiye edilir.

Ben tesadüflere inanır oldum! Bu kitabı okumaya başladım ve Sakıp Sabancı Müzesi'nde 5 Haziran - 4 Eylül 2010 tarihleri arasında “Efsane İstanbul: Bizantion’dan İstanbul’a - Bir Başkentin 8000 Yılı” sergisi halkla buluştu. Atlı Köşk'e zaten hayranım da o kadar güzel sergiler ve etkinlikler yapılıyor ki her defasında saatlerce dolaşıyorum. :) İkinci şiddetle tavsiyem bu sergiye gitmeniz üzerine. Sergide ikonalar, büstler, antik takılar, tablolar, dünya gözüyle ölmeden gördüğüm iki tane Zonaro ve Ayvazoski var. Sergi hakkındaki bilgi ve iletişim için burayı tıklayabilirsiniz.